18 Ocak 2017 Çarşamba

ASTANA TOPLANTISINA DOĞRU...





Mihrac Ural

Halep Zaferi'nden sonra herkesi bir telaş sardı. Suriye'de siyasal bir barış için toplantılar, önermeler ardı arkası kesilmedi. Halep Zaferi ülke içinde kahraman Suriye Ordusu'nu tüm insanlık için teröre karşı savaşan en önemli güç haline getirdi. Suriye sorununun temel dayanak noktası da budur.
Her kim ki terörü sorun olarak görüyor ve gerçekçi bir mücadele yürütmek istiyorsa Suriye ordusuna dayanmak zorundadır; Suriye ordusu aynı zamanda Mukaveme Suriyyi ve tüm vatansever direniş örgütlerinin toplamıdır. Ancak bu süreçte dostların önemli katkıları bulunmakta ve bu katkı öylesine stratejik ki Ruslar'ın İranlılar'ın da çözüm konusunda terörle mücadele taktikleri konusunda söyleyecek sözleri olduğu açıktır.

Astana Rus çabasının ürünüdür. Ruslar kendi açılarından, olayları çok boyutlu germektedirler. Bunlar içinde terörün baş sorumlusu destekçisi kışkırtıcısı, üreticisi, 930 km sınırı açık hale getiren ele kanlı diktatörün yönetimindeki Türkiye'nin tarafsızlaştırılması yada derin stratejiler içine çekilmesi gibi adımların olduğunu da söylemek yanlış olmayacaktır. Ruslar teröre karşı en kapsamlı savaşı yürüten dosttur ama aynı zamanda Katar gazının Avrupa'ya girişini engellemek için de Türkiye üzerine binlerce plana, programa sahiptir. Bu da Suriye dostluğunun teröre karşı mücadelenin yan getirisi olarak kazanç hanesine yazılması normaldir. İran içinde bölge üzerinde yükselen etkinliğinin ayaklarının Suriye'de yere basması bu algıyla anlaşılabilir bir şeydir.
Suriye, Halep zaferinden sonra ülke ölçeğinde savaşın psikolojik üstünlüğünü tamamen ele geçirmiştir. Tedmur'un düşmesi, zorlu hale gelen Der el Zor sorununa rağmen Halep zaferinin yarattığı ve terörün belini kıran görkemi gölgelenmemiştir.

Astana'ya giderken hala tartışmalı olan Kürd temsilciliğinin katılım olayı kayda değer derin anlamlar taşımaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Kürdler olmadan ne bölge barışı ne de Suriye'de sorunlar çözülür. Suriye Kürdleriyle güçlüdür tersi de aynen öyledir. Ancak tarihinin en önemli ve en güçlü dönemini yaşayan Kürd halkına karşı bölgenin derin ırkçı milliyetçi yaklaşımlarıyla gösterilen öteleme faturası büyük hatalara kadar uzanabileceği uyarısı yapmayı kendi halkım adına Suriye anavatanım adına ve insanlık adına dile gelmesi gereken bir mesaj olmalıdır derim.

Her şeye rağmen Suriye tarihi, Kürdlerle en iyi sonuçların üretilebilme şansına sahip bir tarihtir. Kansızdır, karşılıklı diyalogdur, en kanlı çatışma bile diğerlerine nazaran kayda değer bir yeri işgal edemez. Bu açıdan Suriye'ye ilişkin her alanda ve zamanda Kürd unsurunu da ortak etmek, gelecek için barış ve demokrasi için çok büyük öneme sahiptir. Bunun önünde duran eli kanlı faşist diktatör RTE'nin hükümranlığı altındaki Türkiye engellerin başında gelmektedir. Buna ABD desteğini eklediğimizde esasında bölgede var olan saflaşmanın da temel donelerini belirlemiş oluruz. Ancak Kürd gerçeğini ve haklarını yer yüzündeki hiçbir gücün engelleyemeyeceği de açık bir gerçektir. " Tüm hesaplar Kürdlerden dönecektir" demek ise abartılı olmayacaktır .

Astana konferansına gelince, MİT çabasıyla eli kanlı faşist diktatörün ısrarıyla bu uluslar arası toplantıya sokuşturulmak istenen terör şebekeleri esasında bulundukları alanlarda denetim sağlama gücünde olmayan birbirini öldürmekle pay almak, alan paylaşmakla meşgul güruhlardan oluşmaktadır. Suriye'deki terörle savaşla ilgili olarak Rus etkisi altına giren faşist diktatörlük ülkesi Türkiye'nin MİT müsteşarı katil Hakan Fidan diliyle terör şebekelerine verilen sözler " Suriye konusunda sonuna kadar sizinleyiz hiç değişmedik " mesajları bir aczin bir yetmezliğin ifadesi olarak basına yansıyıp duruyor. Çünkü boynuz hızla kulağı geçiyor, terör şebekeleri öz kaynaklarına dayanıp akıl almaz vahşetlerinde ısrarlı olmaya çalışırken MİT müsteşarının bir hamle daha kazanma adına söylediği her şeyin bir yalan ve sonuçsuz bir çaba olduğu görülüyor.
Bu süreçte kaybeden taraf terör şebekeleri kadar onların "eğit-donat"çıları mali ve askeri ve istihbarat destekçileridir. ABD başta olmak üzere, İngilizler, Almanlar, Fransızlar ve diğerleri gibi Suudi,haliç prenslikleri, Türkiye ve Katar hem siyasi açıdan yere serilmiş iflas etmiştir hem de askeri olarak hezimet içinde olmuştur. Astana toplantısı bu tablonun hazmı mümkün olmayan verileriyle bir araya gelmektedir.

Kendi adıma bu toplantıdan da bir şey çıkmayacaktır diyorum ama bu toplantı önemlidir. Çünkü yeni dengelerin tablosunu ihtiva etmekte ve bir araya gelmenin bilgi ve hamleler konusunda masajlarını algılama gereği bulunmaktadır. Zaten baştan itibaren yazıp duruyorum her barış toplantısı bir umuttur ne kadar zorlu olsa da terk edilmemelidir. Zira barış, ölüm kültürüne karşı yaşam kültürünü savunma ilkesi ve algısıdır. Teröre karşı mücadele de burada anlam bulur. Bunun için sonuna kadar barışı inşa mücadelesi vereceğiz bunun için kimi tavizler olsa da geri durmayacağız. Güçlü olan biziz, saha bizim ilkeler bizim terörü bu sahada da hezimete uğratacağız.
Terör elbette bitmez. Kirli ve abes iştigallerle kendi dar çıkarları için çırpınan güçler var oldukça, terör onların eli ayağı yaşamsal taktiği olarak kalacaktır. Ezilen halklar da buna karşı her zaman mücadele edecektir. Suriye açısından ise bu tarihsel bir jeo-stratejik kaderdir. Suriye'yi direnişin anayurdu yapan da tam anlamıyla bu durumdur; Roma istilalarına karşı imparatoriçe Zenubiya, Haçlılara karşı Salahiddin Eyyübi, Osmanlı'ya karşı Şam Merci ve Beyrut sahalarında asılan Arap siyasal önderler, Fransız mandasına karşı Antakya'da Zeki el Arsuzi, babam Zeki el Kasım, M.Ali Zerka önderliğindeki Uruba hareketi Suriye'de Şeyh Salih el Ali, İbrahim Hanano, Sultan Başa el Atraş, Yusuf el Azım ve 20.yy ikinci yarısından itibaren Hafız Esad önderliğinde siyonist emperyalist planlara karşı direniş bu tarihi tanımlar. Bu gün ise Beşşar el Esad önderliği bu gerçeği ifade eder. Bu tarihin her kesitinde sonuç Suriye halkının zaferiyle noktalanmıştır: bu günde tekrar edecek tarihi gerçek bu olacaktır.

Bu karanlık tünelden çıkarken teröre karşı kendimizi ve gelecek kuşaklarımızı zırhlandıracak yönelimler içinde olacağımız ise kesindir. Uzun erimli sonu gelmez bir savaş olsa da bu topraklarda sadece halkımızın hükmü ve kararı geçecektir. Kim kime nasıl dayanırsa dayansın bir işgalci yayılmacı güç olarak hezimete uğrayacaktır.

Astana konferansı bu görkemli tarihin yeni bir ifadesi olacak, hiç kimse heveslenip bir sonuç alacağını sanmasın. Terör uzun zamana yayılan bir mücadeleyi gerektirir. Astana'dan çıkacağız bir başka konferansa gideceğiz ama sonuçta Suriye toprağı yerli halkının bilek gücüyle kendi kararıyla sonuca gidecek ve kendi egemenliğiyle kendi sorunlarına çözüm cevapları verecektir.

ASTANA'YA KONFERANSIYLA İLGİLİ TİVİT LERİM

12- Suriye Kürdleriyle güçlüdür tersi de aynıdır. Astana'da Kürdler Suriye'yle omuz omuza temsil edilecek ve terörü hezimete uğratacaktır.
11- Astana'da MİT'in diktatör RTE'ye sunmak istediği teröristlerin tek işlevi Suriye'de Kürd halkının katli ve haklarının yok edilmesidir.
10- Astana Suriye'ye çözüm getiremez ama terör destekçilerinin bu mevzide de ezilişini, hezimetini sağlar.Sonuç Suriye ordusunun elindedir.
9-Astana'da birleşmiş bir terör güruhu sunma çabası MİT müsteşarını ve diktatör RTE'nin gücünü çok aşar bu terörü koruyanların çaresizliğidir.
8- Astana'ya diktatör Erdoğan'ın boğulacağı yeni bir mevzidir. Ruslar ne yaptığını çok iyi biliyor, terör ve destekçileri burada da ezilecektir.
7- Ülkemizi yıllardır yanlış Suriye politikasıyla karanlıklara süren anayasayla da çağ dışına iten soytarı diktatör RTE son hamlelerindedir.
6- Rusya'nın yenide düzenlemeye çalıştığı oyun masasının kurallarını sadece Suriye ordusu ve halkı sonuca bağlayacaktır. Bu olmadan olmaz.
5- Astana'ya gitmek zorunda kalan kimi terör şebekelerinin hezimetini MİT müsteşarı Hakan Fidan'ın gönül alması değiştirmeyecektir.
4- Hakan Fidan'ın terör şebekelerine verdiği güvence bölgede terörün kimler tarafından sahiplenildiğini göstermeye yeter; bu onursuzluktur.
3- MİT müsteşarı Diktatör RTE'nin kuklası olarak Suriyeli terör şebekelerine verdiği güvence, Suriye konusunda tavırlarının değişmediğidir.
2- Astana toplantısına giderken "takke düştü kel göründü" MİT'in Hakan Fidan'ı Suriyeli terör şebekeleriyle toplanıp onlara güvence verdi.
1-Bölgemizde teröre karşı gerçek anlamda en kararlı savaşı kahraman Suriye ordusu Mukaveme Suriyyi ve vatansever güçler veriyor gerisi yalan...


16 Ocak 2017 Pazartesi

TABULAR MI BOZULDU DEDE?




Haci Cirik / Fezali
  
Ne bu talaş tabu lar mı bozuldu
 Gayıba bağlanma, güne bak dede
 Batıllar gerçeklerden süzüldü
 İnsanlar gerçek deḡer o hak,dede

 Aşıklar bir olup yürüsün yolda
 Sen de katıl, mutlu olursun orda
 Aşkı zikrederiz ikrar var serde
Eşiğimiz kâbe, başka yok, dede

 Asırlar önceden Ali yarattık
 Lokmayı badeyi onunla tattık
 Müslimdi gâvurdu hepsin bir tuttuk
 Ümmet nezdinde gözüm tok,dede

 Talip miraçlama özden söyledi
 Dört duvar arası bizi eğledi
 Aşk ile deryayı canlar boyladı
 Durma sende bu deryaya, ak dede

İş yapan yol aşar yapar hatayı
 Bunun içinde bizlerin var payı
Ne olur bırak şu değişmez huyu
 Hakka gidenler olur mu yük, dede

 Her bina bin bir taş kareden olur
O aşkı sevdayı sevgide bulur
 Çile cefa çeker hakka varır
Çalışıp koşana vurma ok, dede

 Bizde ben olurmu her şey bizledir
 Ceminde söyleriz nefes sazladır
 Fezali Hünkara niyaz özledir
Durma önümüze engel çek dede




13 Ocak 2017 Cuma

SİVİL ANAYASA MI ? FERMANYASA MI?




Mihrac Ural -10 Ocak 2017 / Salı – Lazkiye

Ferman, padişah tuğrasını taşıyan kararnamedir. Sultan'ın emir beyanıdır. Yazıcısı kim olursa olsun, Ferman tek kişi yönetiminin özel olarak pohpohlanan hükmünün tecellilerinden biridir. Ferman buyruktur, gücünü tanrıdan aldığı iddiasıyla Sultan'ın hükmünü yansıtır. Bu yanıyla da kutsallık vasfı alır; yazıcısı, taşıyıcısı, buyurucusu için de dualar ve methiyeler yazılır. Yeni anayasa, verdiği selahiyetlerle Cumhurbaşkanını ferman veren bir makam haline getirmekte meclis ve hükümet yetkilerini, yani yasama ve yürütmeyi tek kişide toplayarak saltanat misali ferman devrine geçmeyi öngörmektedir.

İlk oylaması bu gün yapılan anayasa metninin gerçekte bundan önce yapılan 5 anayasadan hiçbir farkı yoktur. Önceki beş anayasası olağanüstü hal koşullarının darbelerin eseri olmuştur. Hiç biri sivil bir anayasa olmadığı gibi bu da baştan sona kadar diktatörlük rejimini meşrulaştırmak için girişilmiş bir paçavra metinden başkası değildir ve Türkiye asla bu anayasayı sırtlamayacaktır.
Son anayasa tartışmaları bile kadim oldu. Çünkü art niyetlerle yapılmaya çalışılan anayasalar eskinin bir devamı olmaktan vesayet altında bulunmaktan ya da biat kültürünün eseri olmaktan öteye geçmemektedir.

Ülkemiz etkin açıdan olduğu kadar, kültürel ve inançsal açıdan bir mozaik dokudur. Bu dokunun gerçekliğini esas almadan yeni sivil ve demokratik bir anayasa oluşturmak mümkün değildir, özgürlükçülük iddiası ise imkansız ötesidir. Bunlara rağmen atılacak her özgürlükçü adım ya da belirleme tek boynuzlu tek etnik yapı tek ırk ya da ulus için geçerli olup ezilen azınlıklar için hiçbir geçerliliği olmayacaktır. Türkiye 20 milyona yakın Kürd halkının ulusal hakları sorunu kadar 8 milyona yakın Arap ulusal topluluğunun da haklarını içeren diğer tüm etnik ve kültürel dokuların haklarına açık ve net ikirciksiz çözüm bulması gereken bir adım olmalıdır. Buna inançları ve kültürleri eklediğimizde sorunun ne kadar kapsamlı olduğunu bilmek zor olmayacaktır. Yıllardır sivil anayasa diyenlerin kendi dar ırkçı, milli hassasiyetleriyle başkasını yok ederek ortaya koymak istedikleri anayasa bu ülkenin gerçekliğiyle uyumlu olmayacağı gibi sorunların da kaynağı olmaya devam edecektir.

Toplumsal barış istiyorsak anaların göz yaşı dinsin diye gerçekten bir işlevsel çabamız varsa bunun demokratik ve özgürlükçü eşit ve adil yeniden yapılanmanın esası olacak bir anayasa olarak tasarlanmalıdır. Tek devlet, tek millet, tek bayrak söylemleri 20.yy Nazizm ve faşizminin söylemleridir.

21. yüzyılda bunda ısrar etmek ölüm denklemine esir olmaktır; biat kültürünün ölüm kültürüyle kesişen duruşu da buradan gelmektedir.

Bu nedenle diktatörlük eğilim, meydan okunarak farklılıkları iç savaşa sürükleyip ezeceğini ilan ederek yapılmaktadır. Yani bu topraklarda yapılan 5 askeri anayasanın 6.sı da tarihin en kaba en hoyrat en pervasız faşizm türlerinden biri olarak dayatıldığı görülmektedir. Bu da din sömürüsü üzerine kurgulanan ve sürü haline getirilen kitle potansiyeliyle çoğunluk galebeciliği yaparak ikame edilmek istenmektedir. Başkanlık sistemi diye ortaya sürülen ve eli kanlı faşist diktatör Erdoğan için yeniden düzenlenen bu anayasa paketi ve oylamaları artık Kürdleri "çözüm süreci" aldatmacasıyla arkalarına takma şansını da kaybetmiş doğumuyla ölümü bir olan faşist bir anayasa olarak tarihe geçecektir. Buradan da yıllardır neden "sivil anayasa" yapma yalanının sürüncemede tutulduğu açığa çıkmaktadır. Bu aldatmalarla bir avuç otu önde tutarak sürüleri kendi çıkarlarını ikame etmek için ileri sürmek, kimilerini de sahte vaatlerle aldatmak işte böylesi bir sonla yüz yüze kalmış olur.
Ancak bu kalıcı bir durum değildir. Türkiye halklarını demokrasi deneyi ne kadar az olsa da onursal ve yaşamsal ilkeler açısından mutlaka uyanıp masayı bu hayasızların başına geçirecek bir moment yakalayabilecektir.

Bu girişten sonra, 6 yıl önce anayasa tartışmalarının alevlendiği bir kesitte yazdığım makalemi bu gün yeniden paylaşarak konuya daha geniş açıdan bakıp okuru bilgilendirmem yanlış olmayacaktır.

ANAYASA MARATONU

Mihrac Ural - 14 Temmuz 2011

Tüm maddeleri demokratik olsa da ortak ülkemizin farklılıklarını tanımayan, onların hak ve hukukunu güvence altına almayan bir anayasa asla demokratik bir anayasa olamaz.
***
14 Temmuz büyük Fransız devriminin yıl dönümüdür (14 Temmuz 1879). insanlık tarihinde önemli bir değişimin de ifadesidir. Fransız devrimi, ortaçağlardan arta kalan köhnemiş siyasal yapıların son bulduğu bir kesitin simgesel tarihidir; statülerin devrimci tarzda aşıldığı bir halk girişimidir. Bu günün anlamlı anısı, ülkemiz statülerinin değişimi yönünde olgunlaşmaya başlayan koşulların dinamizmine bir katkı olmasını diliyorum.

Bu topraklarda 5 anayasa yapıldı. Bu girişimleri önceki makalelerimden birinde şöyle ifade ettim;
“En demokratik anayasaların bile, tarih karşısında geri bir konumu temsil ettiği koşulda, ülkemiz tarihinin hiçbir anayasası denge içinde ve sivil koşullarda oluşturulamamıştır.
135 yıldır kendini tanımlayamayan bir ülkedir Türkiye. Kendi gerçekliğini tanımlayamamış anayasaların ülkesi olarak toplum sözleşmeleri, gergin sözleşmeler olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Bu da sık sık balans ayarlarının yapılmasına yol açmaktadır.

Osmanlıdan bu güne 5 anayasa oluşturuldu.
1. Kanun-i Esas-i (23 Aralık 1876). 119 Maddeden oluşmuştur. 7 kez değiştirilmiştir (1909-1918).
2. Teşkilat-ı Esasiye (20 Ocak 1921) 23 maddeden oluşmuştur. 1 Kez değiştirilmiştir.
3. 24 Anayasası (20 Nisan 1924) 105 Maddeden oluşmuştur. 5 Kez değiştirilmiştir (1928-1937).
4. 61 Anayasası ( Referandumda kabulü 9 Temmuz 1961) 157 Madde ve 22 geçici maddeden oluşmuştur. 7 Kez değiştirilmiştir (1969-1974).
5. 82 Anayasası (Halk oylamasıyla 7 Kasım 1982) 177 maddeden oluşmuştur. 16 kez değiştirilmiştir.” (1987-2008). (Mihrac Ural, 3 Ağustos 2010 “ANAYASALAR VE REFERANDUM” makalesi. Link: AYRI VARLIK blogu)

Son değişiklik de 12 Eylül 2010 referandumuyla ayrı bir anayasa gibi çıkarılmaya çalışıldı. Ancak seçim sonrası “yeni, sivil, demokratik bir anayasa için” kolların sıvanmasından da anlaşılacağı gibi bu değişiklik de doğmadan ölmüş oldu.

Bu anayasalara ekler yapıldı sık sık. Ancak bunların hiç biri ülkemizin gerçekliğini temsil edemedi. Son anayasa referandumuyla (12 Eylül 2010) onaylananı dahil tüm anayasalar, aynı akıl ürünü olmuştur. Askeri vesayet ya da askeri vesayete karşı. Anayasaların mantık dokusunda bu denklem yer aldıkça ülkemiz gerçek anlamda demokratik bir anayasa kulvarına girememektedir.

Sorun nerede ? Sorun ülke mozaiği gerçeğinin reddedilmesindedir. Bu inkar, tek boyutlu milliyetçiliği körüklemekte ve buradan gerçek anlamda bölücülük üremektedir. Bunun tetiklediği bir dizi olumsuz, baskıcı, unsurda devreye girmektedir. Derin devlet işlevi öne çıkmakta ülkenin barış içinde bir arada yaşama potansiyelleri çürütülmektedir. Siyasetin kimyası bozulmakta, meşru olmayan güçlerin ahlak dışı müdahaleleri sürecin kesintiye uğramasına yada yara almasına yol açmaktadır. Bu tıkanma, kimlik bunalımı ve kaosun da nedenidir. Bu yüzden tek boyutlu ilkel milliyetçiliğin dayatmaları, farklılıklarımızla barış içinde bir arada yaşama şansımızın azalmasına yol açmaktadır; birbirine güvensizlik, ayrışma bilincini güçlendirmektedir. Demokratikleşme atılımları iflasla, aldatmacayla çökünce, demokrasinin birleştirici etkisi sıfırlanmakta, her bir farklılık kendine ait bir demokrasi arayışına haklı olarak gitmektedir. Ülke böylesi bir büyük enerji birikimi taşıyan fay hattı üzerinde yaşama konumuna gelmiş olmaktadır.

Bu kısa yazıda, bu algıları besleyen nesnel koşulların olduğunu teslim etmek gerek; bu tarihi handikaplar kapsamında mütalaa edilir. Bunun ürünü olan önceki anayasa yazımları, böylece gerçek anlamda bir demokratik anayasa önünde hukuksal algı engelleri dayatmış olmaktadır. Bu da aşılması gereken statüleri belirliyor.

Buradan en özetiyle şunu söylemek yanlış değildir. “Tüm maddeleri demokratik olsa da ortak ülkemizin farklılıklarını tanımayan, onların hak ve hukukunu güvence altına almayan bir anayasa asla demokratik bir anayasa olamaz.”

Demokrasiyi isteyen ülke bu engelleri aşabilen ülkedir.

Bu bağlamda demokratik anayasa oluşturma mücadelesini, siyasi manevraların kumar masası çekişmesi olarak görmek çok sığdır. Anayasa için siyasal mücadele sadece bir sonuçtur. Bu mücadeleyi gerçekçi kılan, genişlik ve derinliğini belirleyen onun nesnel verilerinin olgunluk düzeyidir.Anayasa mücadelesi, bu uğurda yürüyecek mücadelenin iradesini oluşturan nesnel verilere doğrudan bağıntılıdır. Bu veriler, herkese ait ortak bir vatanda egemen ulus, güç, sınıf ya da kastların teslim etmeleri gereken demokratik, siyasal hakları, tarihe inat teslim etmemekte direnmeleri karşısında oluşan haklı siyasal iradeleri olgunlaştırırlar. Bu ise bir güç dengesine yönelir. Nesnel verilerin olgunlaştığı bir kesitte, demokratik hak ve talepleriyle siyasal sahnede yükselen güçler, anayasanın kapsamını da belirleyecek olan güçlerdir. Bu nedenle yeni, sivil, demokratik bir anayasa CHP ile AKP arasında bir hırlaşma, bir med ve cezir olayı değildir. Tam tersine, demokratik anayasa mücadelesi öncelikle, ortak ülkemizin farklılıkları adına demokrasi mücadelesini omuzlayan Kürt halkının ve müttefiklerinin, tek boyutlu milliyetçi siyasal güçlere karşı mücadelesinin bir eseri olacaktır.

Bu mücadelenin üreteceği anayasanın da kalıcı olmayacağını söylemek yanlış değildir. Anayasalar statü belirler. Oysa yaşam dinamiği statüler üzerinde yürümez. Dinamik ve değişkendir. Bu ise demokratik özerklik algısının, daha geniş bir repertuar içinde kavranmasını gerektirir. Çoğulcu etnik ve inanç yapısıyla, çok başkentli ve çok parlamentolu bir sistemin bu gün olmasa da gelecek demokratik anayasalar için bir hedef olması yanlış değildir. Bu da demokratik hak ve taleplerin, ortak ülkemizde yer alan tüm farklılıkların etkin özgün siyasal örgütlenme ve ortak mücadelesiyle mümkün olacağı açıktır.

Farklılıkların özgün siyasal örgütlenmeleri ve ortak mücadelesi aynı zamanda oluşturulacak anayasanın demokratik özü için de gereklidir. Siyasal kararında bağımsız olmayan bir farklı etnik ya da inanç topluluğunun anayasada haklarını güvenceye alması mümkün değildir; bu taşıma suyla değirmen çevirmek olur. Demokrasinin ikamesi böylesi bir durumda mümkün olmaz. Bu nedenle bu gün demokrasi mücadelesini hepimiz adına yürüten güçlere bir an önce omuz vermek için, özgün siyasal örgütlenmemiz ve ortak mücadele kararlılığımızı ortaya koymakla yükümlüyüz.


24 Aralık 2016 Cumartesi

SULTANIM



Fezali / Haci Cirik

Gül yüzlü sultanım, elinde çare
Bilesin yüregim, sızılar ondan
Gönül hasret kalsın ister mi yare
Bilesin yüregim, sızılar ondan

Sultanım ol, köle olayım sana
Şifa gelir  özde,  teninden cana
Aşk itibar etmez, zülme fermana
Bilesin  yüregim, sızılar ondan

Hayata bagladın ölür mü aşık
Yaşamı güneştir, sönmeyen ışık
Fezali’m aşk ile, gönlüne  düşük
Bilesin yüregim, sızılar ondan!


15 Kasım 2016 Salı

Seyid Rıza: Mihrac URAL



Seyid Rıza: Mihrac URAL

SEYİDİM HATIRAN ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUM
DİRENEN SURİYE HALKINDAN SANA BİR SELAM İLETİYORUM...”


Seyid Rıza'yı yazmak insanlığın direnme tarihini yazmak gibidir. Spartaküs kadar Suriye'nin kahpraman komutanı Romalı istilacılara karşı direnişin imparatoriçesi Zenubiya'yı anmak gibidir.
Tabi ki Ehlibeyti ve kerbelayı, Hz Hüseyn'in ufukları açan direnme destanı kerbelasını anmak bu sürecin birer halkasını anmaktır, ders almaktır da.
O boyun eğmemenin mihenk taşıdır. İstilacı barbarların ahlaksızca aldatmalarının, oyunbazlıklarının, bu topraklardan miras aldıkları tek kültür olan biat ve Bizans ayak oyunlarının karşısında.dik durmanın adıdır. Karara bağlanmış ölümün karşısında diz çökmeyen Seyid Rıza, Tren kompartımanına af dilemek için iteklenip sokulunca karşısında kendini tanrı sanan, diz çökerse de afedici olduğunu tanıtanları bulur ve suratlarını şu sözleri haykırır;
"Ben sizin hilelerinizi anlayamadım, onlarla başedemedim, bu yüzden görüşmek için geldim. Ölüme gidiyorum. Bu bana dert olsun, ama ben de size boyun eğmedim bu da size dert olsun"
Idam sehpasına giderkende direnişinin köklerini haklılığını şu cümleyle haykırır ve ölümsüzleşir
"Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir"
Bütün bunlar, bir kez daha Suriye'nin kahraman imparatoriçesi Zenubiya'nın "uygarlığın gücü, er ya da geç güç uygarlığını yenecektir" sözünü hatırlatır.
Bu gün direnen Suriye halkının bu tarihi süreçte Zenubiya'nın Roma istilacılarına karşı direnişi (MS 270), Kerbela (680) ve Seyid Rıza'nın destansı direnişinin (15 Kasım 1938) mirasçısı olduğunu unutmamak gerek.
Seyid RIZA'yı yazmak insanlığın direnme tarihini yazmak gibidir. Spartaküs kadar Suriye'nin kahpraman komutanı Romalı istilacılara karşı direnişin imparatoriçesi Zenubiya'yı anmak gibidir.
Tabi ki Ehlibeyti ve kerbelayı, Hz Hüseyn'in ufukları açan direnme destanı kerbelasını anmak bu sürecin birer halkasını anmaktır, ders almaktır da
O boyun eğmemenin mihenk taşıdır. İstilacı barbarların ahlaksızca aldatmalarının, oyunbazlıklarının, bu topraklardan miras aldıkları tek kültür olan biat ve Bizans ayak oyunlarının karşısında.dik durmanın adıdır. Karara bağlanmış ölümün karşısında diz çökmeyen Seyid Rıza, Tren kompartımanına af dilemek için iteklenip sokulunca karşısında kendini tanrı sanan, diz çökerse de afedici olduğunu tanıtanları bulur ve suratlarını şu sözleri haykırır;
"Ben sizin hilelerinizi anlayamadım, onlarla başedemedim, bu yüzden görüşmek için geldim. Ölüme gidiyorum. Bu bana dert olsun, ama ben de size boyun eğmedim bu da size dert olsun"
Idam sehpasına giderkende direnişinin köklerini haklılığını şu cümleyle haykırır ve ölümsüzleşir
"Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir"
Bütün bunlar, bir kez daha Suriye'nin kahraman imparatoriçesi Zenubiya'nın "uygarlığın gücü, er ya da geç güç uygarlığını yenecektir" sözünü hatırlatır.
Bu gün direnen Suriye halkının bu tarihi süreçte Zenubiya'nın Roma istilacılarına karşı direnişi (MS 270), Kerbela (680) ve Seyid Rıza'nın destansı direnişinin (15 Kasım 1938) mirasçısı olduğunu unutmamak gerek.
-----

Mihrac Ural – 15 Kasım 2016 / Salı – Lazkiye







Amerikan seçimleri: Neoliberalizmin ve burjuva demokrasisinin iflası...




Fikret Başkaya

Başkanlık seçimini Donald Trump'ın kazanması, Amerikan ve bir kısım Avrupa medyasını alarma geçirdi. Bazı büyük gazeteler ve haber siteleri sonucu apocalypse (kıyamet) manşetiyle duyurdular. Gerçi, Trump kıyametin kapısını aralamamıştı ama, neoliberalizmin ve burjuva demokrasisinin iflasını ifşa ettiği kesindi... Tabii bu arada  medyanın ve yönetici elitlerin çürümüşlüğünü de ifşa etmiş oldu. 1981 yılında Ronald Reagan "Büyük Amerika'yı yeniden kurma" vaadiyle başkanlık koltuğuna oturdu. Geride kalan 35 yılda Amerika küçülmeye devam etti. 2016'da Donald Trump da "Büyük Amerika'yı" ihya etme vaadiyle başkanlığı kazandı. Fakat Amerika'yı II. emperyalist savaş ertesindeki gücüne kavuşturması mümkün değil. Amerika küçülmeye devam edecek. İki nedenle: birincisi, tarihte geriye dönüş yoktur; ve ikincisi, kapitalizm sorun çözme yeteneğini, oligarşik yönetici elitler de kitleleri aldatma-oyalama yeteneğini kaybettiler. Bu da demektir ki, artık yönetemiyorlar. Amerika'nın "yeniden büyük olması" mümkün değil, zira, kapitalizm çözdüğünden daha çok sorun yaratmadan yol olamıyor. Dolayısıyla mevcut durum artık "kriz" kelimesiyle ifade edilebilir değil. Bir uygarlık krizi söz konusu...

O halde başta finans ve silah baronları olmak üzere, etkili büyük lobilerin ve büyük medyanın, "müesses nizamın" efendilerinin Trump'ı şeytanlaştırmasının sebebi ne? Çünkü Trump sistemin ayıbını açık etmiş oldu. Malûm, "ayıbı açığa vurmak daha büyük ayıptır" denmiştir... Gerçi Donald Trump da sistemin bir ürünü, Amerikan oligarşisinin üyesi bir emlak oligarkı ama yine de "a-tipik" bir şahsiyet. Trump işlerin kötüye gittiğini seziyor ve emekçi kitlelerin "müesses nizama" büyük bir kin duyduğunun farkında.  İşçilerin, issizlerin, yoksulların, sistem tarafından dışlanmışların öfkesini iktidara dönüştürmenin mümkün olduğunu görmüş olmalı... Zira, geride kalan dönemde neoliberalizm toplumun önemli bir kesiminin üzerinden buldozer gibi geçmişti. Sadece son on beş yılda 60 bin fabrika kapanmış, yaklaşık 5 milyon sanayi işçisi işini kaybetmişti. Ülkenin varı-yoğu piyasa ekonomisi- serbest ticaret retoriğiyle, bir avuç finans baronu ve şürekası tarafından gasp edilmişti. Gelir dağılımı adaletsizliği skandal boyutlardaydı. Amerikan toplumunun %20-25'i yoksullar sınıfına 'terfi' etmişti. Bu, yaklaşık her beş kişiden birinin sistem tarafından dışlandığı anlamına gelir... Kitleler başta Orta-Doğu olmak üzere, bir çok yerde silah baronları hesabına peydahlanan savaşlardan da rahatsızdı. Eğer, Hilary Clinton cephesi kazanırsa, nükleer bir dünya savaşı riski büyük bir ihtimal olarak görülüyordu. Netice itibariyle Trump'a oy verenler, onu  "daha az kötü" saydıkları için oy verdiler... Trump'ın ne yapacağından çok, Obama'nın ve Clinton kliğinin ne yaptığına baktılar... Özetle geride kalan 35 yılda ve özellikle de 2008 finansal krizi sonrasında olup-bitenlere baktılar... Onların gözünde Hilary Clinton, militer-endüstriyel ve finans oligarşisinin, Wall Street parazitlerinin, daha doğrusu %1'in adayıydı... Umut vadeden, inandırıcı bir sol alternatifin yokluğu, onları Trump'a yöneltti.

Trump'ın yabancı düşmanı,  ırkcı, cinsiyetci olduğu, kadınları aşağıladığı, İslamafobik hezeyanları, mültecileri ülkeden atmak istediği, vb. az-çok bir vakıa olmakla birlikte, bunlar sadece onun ayıbı değildir. Zaten Amerikan eliti ve orta sınıfı WASP'lar (Beyaz, Anglo-Saxon, Protestan) bidayetten itibaren ırkçıdır. Irkçılık onların genlerine işleyecek kadar derinlerdedir. Amerikan devleti "Yerli Halkların" jenosidi ve Afrika kökenli Siyahlara yönelik ırk ayrımcılığı temelinde kendini var etmiştir. Daha bundan 60-70 öncesine kadar orada sürek avına çıkar gibi "Zenci" avına çıkılır, kurbanların fotoğrafları çekilir ve topluca seyredilirdi...  Durum böyledir ama Amerikalılar dünyanın geri kalanına 'insanlık dersi', "demokrasi dersi" vermekten de geri kalmazlar...

Bir başka safsata da, ABD'yi demokrasinin timsali saymakla ilgilidir... ABD, sınırlı bir 'bağımsızlık savaşı" sonunda mülk sahibi sınıflar tarafından kuruldu. Kurucuların büyük çoğunluğu aynı zamanda büyük köle sahibiydiler. Başka türlü söylersek, ABD, köle sahiplerinin devletiydi. Öyle bir rejimin demokrasiyle uzaktan-yakından bir ilgisi olabilir miydi? "Kurucu Babalar" yeminli demokrasi düşmanıydılar. Amerikan anayasasında demokrasi kelimesi yer almıyor. Elbette bu, yer alsaydı bir şeyler değişirdi anlamına gelmez. Nitekim Kenan Evren'in anayasasında demokrasi kelimesi tam 14 defa geçiyor ama o anayasa demokrasiyi gerçekleştirmek için değil engellemek üzere hukuk dâhisi profesörler tarafından emir-komuta dahilinde hazırlanmış ve Askeri yönetim tarafından dayatılmıştı... Aslında ezilen-sömürülen halk kitlelerine karşı mülk sahibi sınıflar ve devlet tarafından (ki bu ikisi bir ve aynı şeydir) kurulmuş bir tuzaktı. Amaç devlet terör rejimini "meşrulaştırmak" ve dayatmaktı... O anayasanın bir de %91,37 oyla kabul edilmesi, sahnelenen 'demokrasi oyununun' ne menem bir soytarılık, ne utanmaz bir dalavere olduğunu da gösteriyor.

Batı demokrasisi veya 'temsili demokrasi' denilen, bidayette demokrasinin önünü kesmek üzere peydahlandı. Demokrasi kavramıyla uzaktan-yakından bir ilgisi yoktur. Mülk sahibi sınıfların "nasıl yöneteceğiz?" sorusuna verdikleri cevapla ilgiliydi. Ortada demokrasi diye bir şey yok ve hiç bir zaman olmadı ama maalesef öyle bir şey olduğuna inanan çok... Peki neden? Bu durum bir egemen ideoloji kategorisi olarak anlaşılabilir ve doğrudan ideolojik kölelikle ilgilidir. Eğer gerçekten demokrasi gerçekleşmiş olsaydı, dünya bu gün bu halde olur muydu? İnsanlık yerlerde sürünür müydü?

ABD'de seçimlerde oligarşiye oy veriliyor. Orada başkan olmanın, senatör olmanın, Temsilciler Meclisi üyesi olmanın koşulu, zengin (milyoner, milyarder, değilse tuzu kuru) olmaktır. Elbette istisnalar vardır ve "istisnalar kuralı doğrulamak içindir" denmiştir.  Bir de başkan seçilmek için WASP olmak gerekir. Tabii Başkanlar arasında (John F. Kennedy ve Barack H. Obama gibi) WASP olmayan iki istisna olduğunu da hatırlamak gerekir. Başkan eğer seçilmeden önce milyoner değilse, koltuğu terk ettiğinde ve sonrasında milyoner olması kesin gibidir. Dolayısıyla Amerikan rejimine uygun düşen sıfat, demokrasi değil, oligarşidir.

Kaldı ki, insanların önemli bir bölümü "seçim oyununa" dahil olmayı reddediyor. Oy kullanmıyor. Zira, kullandıkları oyun bir karşılığı olmadığını biliyorlar... Seçmenlerin yaklaşık yarısı oy kullanmıyor. Kullananların yarıdan bir fazlasını alan parti iktidar oluyor. Seçilenler güya toplumun yaklaşık dörtte birini "temsil ediyor" ve ona demokrasi diyorlar... Tabii seçimlere katılım Yüzde yüz olsaydı bile değişen hiç bir şey olmazdı. Zira ortada temsil diye bir şey yok ve olması da mümkün değildir...  


Fakat yine de durumun nüanse edilmesi gerekir. Amerika'yı yönetenler ne başkanlardır ne de oligarşinin hizmetindeki siyasi partileridir. Aslında ABD, oligopoller, finans baronları ve onların finanse edip araziye sürdüğü büyük lobiler tarafından yönetilir. Orada siyasi partiler Oligopollerin bir uzantısıdır sadece. Partiler, seçimler, kurumlar, söylemler, vb. kitleleri aldatmak içindir. Dolayısıyla yeni başkan Donald Trump'ın ve ekibinin yapabileceklerinin sınırı, son tahlilde Establishment tarafından belirlenecektir. Tabii her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ve üslup farkı da normaldir... Ne demek istediğimi görmek için, Cumhuriyetçi Jr. Bush'un yerine seçilen Demokrat Obama'nın neyi ne kadar yaptığına bakmak yeter. Gelir gelmez Obama'ya barış ödülü verdiler. O da kendisine ödül verenleri utandırmadı... Savaşı derinleştirerek, Orta-Doğu'yu kan gölü haline getirerek, Avrupa'nın doğusunda tansiyonu yükselterek, Üçüncü Dünya Savaşı riskini büyüterek, aldığı ödülün hakkını verdi... Tabii bu vesileyle kimlere neden "barış ödülü" verildiğini de birazcık düşünmek öğretici olurdu...  

26 Ekim 2016 Çarşamba

BEYAN....






السادس و العشرون من تشرين الأول 2016بيان صادر عن الجبهة الشعبية لتحرير لواء اسكندرون - المقاومة السورية
نفيد شعبنا البطل أنه و عند حوالي الساعة الثانية عشر ظهراً تعرض قائد المقاومة السورية المجاهد علي كيالي لمحاولة اغتيال بعبوة ناسفة داخل مقر المقاومة السورية في مدينة اللاذقية ، أسفر الانفجار عن اصابة قائد المقاومة السورية الأخ المجاهد علي كيالي و ثلاثة رفاق من ابطال المقاومة المتواجدين معه بإصابات متوسطة بالاضافة الى دمار كبير داخل المقر المقاومة السورية (في المكتب الذي اعتاد قائد المقاومة السورية استقبال ضيوفه به)نفيدكم لاحقاً ببيان نفصيلي عن المحاولة الفاشلة




----

BEYAN
Liva İskenderun Halkı Kurtuluş Cephesi – Suriye Direnişi
26 Ekim 2016

Kahraman halkımıza!

Bugün saat 12.00 sularında, Lazikiye'de, Suriye Direniş lideri Mihrac Ural'a karşı, makamında, bombalı bir düzenek ile suikast girişiminde bulunulmuştur. Mihrac Ural ve 3 arkadaşı orta-derecede yaralanmışlardır.

Laziki'ye - Suriye Direnişi Merkezinde, misafirlerini kabül ettiği merkez de büyük hasar görmüştür.

Mihrac Ural'a girişilen bu başarısız suikast girişimi ile ilgili açıklama yapma gereğini duyduk.

Zafer, bizimdir!


Suriye, diz çökmeyecektir!”